Babamın gençlik yıllarında Bafra’da bir haber yayılır: Bafra’ya demokrasi gelmiş diye. Zamanın gençleri, ellerine sopaları, dalları alarak hükümeti basmaya kalkarlar ve demokrasiyi isteriz diye haykırmaya başlarlar. O zamana kadar böylesine bir olayla karşılaşmayan zamanın kaymakamı itfaiyeye haber salar, gençlerin dağıtılmasını ister. İtfaiye grup kumandanı Arap Kasım, deposu su dolu itfaiye ile gençlerin önünü keser ve “Demokrasiyi isteriz” diye bağırıp çağıran gençlerin üzerlerine “Al sana demokrasi!” diyerek tazyikli suyu boşaltır. Yere yuvarlanan, takla atan gençler çil yavrusu gibi dağılarak paçayı zor kurtarırlar.
* * *
Türkiye’ye en baba demokrasi 14 Mayıs 1950 yılında gelmiştir. Büyük bir heyecan ve coşkuyla davul zurna ile karşılanan demokrasi ayrı bir heyecan yaratmıştır. Çarıktan kurtulup yün çorabın üzerine cislavet marka lastik ayakkabıyı ayağına geçiren köylümüz, “Oh be, iliğimiz kemiğimiz ısındı, bu demokrasi ne iyi şeymiş.” dediler. Yüksek dereceli memurlar, müdürler muhalefetin adamları diye yurdun en ücra köşelerine sürülürken, alt kademe memurlar yüksek mevkilere atandılar. Milletvekillerimiz, “Kartı getiren yakinimdir, işe alınmasını rica ederim.” diyerek binlerce işsize iş yarattılar. Buna şaşıranlar, “Yahu, kartla adam mı işe girermiş?” dediler. Öbürleri, “Demokrasilerde kartla da, kağıtla da işe girersin.” cevabını aldılar. Bu hareketlenme ve bereketlenme sırasında muhalefet ve iktidar liderleri arasında sözlü grekoromen güreş başladı. Millet, “Yahu ne oluyor mecliste… Koca koca adamlar ne yapıyorlar?” diye sordular. Karşı taraf da, “Oğlum, demokrasilerde her türlü güreş olur, altta kalanın canı çıksın.” dediler, halk ikiye ayrıldı. Kahveleri, yolları ayrı düştü. Arkadaşları bile birbirlerine selam vermez oldular. Bu cümbüşte talebe milleti boş durur mu, onlar da ayaklandılar. Mekteb-i mülkiye kurşunlandı, duvarları delindi. Herhalde sevgili polis kardeşlerimiz mekteb-i mülkiye salonlarını atış poligonu zannettiler ve duvarları nişangâh tahtası olarak gördüler. Demokrasilerde böyle hatalar olur dediler.
Garibim demokrasi yorulmuş olacak ki, askeriyeye: “Ben yoruldum biraz dinleneceğim, nöbeti sen devral.” dedi. Askeriye de bu ricayı kırmadı ve yumruğu masaya güm diye vurarak “Sessizluuk” dedi, her taraf tısss…
* * *
Gel zaman git zaman askeriye de sıkıldı ve görevi tekrar demokrasiye iade etti. Milletimiz de demokrasiyi çok özlediği için, büyük kutlamada bulundu gayya kuyusu derinliğindeki çok bilmiş profesörler bir masanın etrafında toplanarak anayasayı, baba yasayı, demokrasiyi tartıştılar, anlattılar ama kendileri bile bir noktada birleşemedikleri için, yine demokrasi anlayışını halka bıraktılar. O tarihlerde yine meclis çok renkliydi, millet de bu gelişmeleri merakla izliyor, çok eğlenceli bulduğu için “Ey demokrasi, sen ne güzel şeymişsin.” diyordu. Fransa’da başlayan ve Avrupa’ya dalga dalga yayılan ve en sonunda da kabağı bizim başımızda patlatan öğrenci hareketleri, sağcı-solcu öğrenci kıyımı yüzlerce gencimizin başını yedi. Sonunda yine demokrasi, “Ben çok yoruldum, bunlarla uğraşamayacağım.” dedi. 1968 kuşağının daha fazla kıyım vermemesi için idareyi askere verdi. Eksik olmasın, askerimiz de bunu kabul ederek tekrar yumruğunu masaya vurarak, “Sessizluuk” dedi. Her taraf tısss. Gel zaman git zaman demokrasi geldi, görevini yapmaya çalıştı, yoruldu gitti, çağırdık yine geldi. Bu git-gel oyunu günümüze kadar geldi. Muhalefet hükümetin başına “Pabucu yarım”dedi, o da muhalefetin başına “Çık dışarıya oynayalım.” dedi. Dini tam üfürüğü kuvvetli iktidar bir nefeste muhalefeti eritmek istiyorsa da, bu üfürük kılıç kalkan ekibine pek büyük etki yapamadı. Madem demokrasi var diyen Kürt kardeşlerimiz “Biz de bu topraklardan pay isteriz, bayrağımızı dikeriz.” diyorlarsa da, bazıları “Kardeşim otur oturduğun yerde demokrasinin canını pek sıkma, elimizden kaçırmayalım.” dediler. Öbür taraftan “Alevi kardeşlerimiz demokrasiyi yakalamışken okullardan din dersini kaldırın, camilerin yanına cem evi de yapın, biz de rahat edelim.” dediler. Yine bazıları “Din ve devlet işleri ayrıdır, demokrasilerde bir orta yol buluruz, hiç merak etmeyin.” dediler. Polis kardeşlerimizin ikazlarına aldırmayan ve sopayı yiyen, hatta çocuk doğuran kardeşimiz isyanlarda “Olur mu böyle şey.” diyorlar. Bazıları “Kardeşim polise karşı gelinir mi?, Sen dokuz doğurmadığın için dua et. Demokrasilerde adama işte böyle dokuz doğurturlar.” dediler. Sanki her şey bolmuş gibi bir de yumurta savaşları başladı… Baktılar olacak gibi değil “Çocuklar yumurta sizden, sucuk bizden, gelin yumurtalı sucuk yapalım, hep beraber yiyelim.” dediler.
Demokrasi bizim bacağımıza sarılmış bırakmıyor, biz de demokrasinin koluna yapışmış onu bırakmaya hiç niyetimiz yok.Yani et tırnak olmuşuz, tek korkumuz var, az da olsa demokrasinin yorulup bir kenara dinlenmeye çekileceğidir.
* * *
Siz değerli okurlarımın ve hemşehrilerimin yeni yıllarını kutlar, demokrasisi bol, mutlu bir gelecek dilerim.